Şiî Gelenekte Yeni Usûl Arayışları


İDE AKADEMİ 2020-2021 | DERS NOTLARI | 16 Nisan 2021
 

  • İslam medeniyetinde pek çok ihtilaf ve bölünme olmakla birlikte en derin ihtilaf Şiî-Sünnî ihtilafı olmuştur. Başlangıçta siyasî niteliğe sahip olan Şiî-Sünnî ihtilafı sonradan itikadî bir boyut kazanmış, egemenlik kavgasına dönüştüğü andan itibaren İslam ümmetinin ve medeniyetinin yürüyüşüne zarar veren bir ayrıma dönüşmüştür.
  • Modern zamanlarda bu ihtilaf nispeten donmuş gibi görünse de İran inkılabı ile birlikte Şiîliğin sadece bir mezhep değil Fars kimliği olarak inşası ve bu kimliğin başka bölgelere ihraç edilmesi ihtilafı tekrar gündeme getirmiştir.
  • Şiîliğin, İslam ümmetinin bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Şiî-Sünnî ihtilafı usûl alanına yoğunlaştıkça azalırken fürua yönelince çoğalmaktadır. Kum'daki medreselerde Ehl-i Sünnetin bütün kaynakları titizlikle incelenmektedir. Oysa Sünnî dünya bu konuda ilmi merakını yitirmiş gibi görünmektedir.

Şiî Gelenekte Usûl ve Yenilik Arayışları

  • Şiîler kendi usûl tarihlerinin başlangıcını erken dönemlere İmam Zeyd b. Ali ve Ehl-i Beyt'e kadar götürürler. Ancak eserleri incelendiğinde usûl tarihlerinin h. IV. asırdan başladığı görülmektedir.
  • Şiîlerin usûl tarihleri hazırlık, gelişme ve kemâl/olgunluk dönemlerine ayrılmaktadır. Hazırlık dönemini h. IV. asırda başlar. İbn Akil'in ‘Usûl’ü ilk usûl kitaplarından birisi olarak kabul edilir.
  • Tusi'yi (ö. 460) ise gelişme döneminin başlangıcı olarak kabul ederler. Tusi, Hillî ve İbn İdris'in usûle dair yazdıkları eserleri gelişme dönemi kaynakları olarak değerlendirirler.
  • Kemâl döneminde ise Behbehai olarak bilinen zatın ‘Usûl’ü ile o dönemde yazılan pek çok kitabı kemâl ve olgunluk dönemi olarak nitelerler. Fakat Bâkır es-Sadr'ın çalışmalarını yenilenme dönemi adı altında dördüncü bir dönem olarak kabul etmektedirler. Yenilenme dönemi Bakır es-Sadr'dan sonra da devam etmiştir.
  • Kum, Necef ve Lübnan'daki Şii mekteplerde en çok konuşulan konulardan biri mevcut usûl-i fıkhın yenilenmesi meselesi olmuştur. Mevcut usûl-i fıkıhla devam edebilir mi? Yeni bir usûle ihtiyaç var mı? Varsa bu usûlün nasıl olması gerekir? gibi konularda ciddi çalışmalar yapılmaktadır.
  • Usûlde yenilik önerilerinde bulunan şahsiyetlerin başında Muhammed Mehdi Şemsüddin, Ayetullah Sistani ve Ayetullah Subhani gelmektedir.

Muhammed Mehdi Şemsüddin

  • Lübnan Şiîlerinden olan Muhammed Mehdi Şemsüddin, Bâkır es-Sadr'dan sonra usûl-i fıkıhta ikinci müceddid olarak kabul edilir. Kadim usûl-i fıkhı en çok eleştiren ve yenilenmesi ile ilgili temel fikirleri ortaya koyan bir alimdir.
  • “El-İçtihadu ve't-Tecdidu fi'l-Fıkhi'l-İslami”, “el-İçtihadu ve't-Taklîd” ve “el-İçtihadu ve'l-Hayat” adlı üç eseri bulunmaktadır. Her üç kitapta da usûl-i fıkhın yenilenmesine dair fikirlerini serdetmiştir.
  • Teşrii nassların belirlenmesi, anlaşılması ve değerlendirilmesinde onlardan hüküm ile kanun çıkarılmasında kadim usûl-i fıkhın yetmediğini iddia etmiştir. Kur'an'da bulunan ahkâm ayetlerinin sayısının beş yüze indirilmesinin büyük bir hata olduğunu dile getirmiş ve ahkâm ayetlerinin sayısını bine çıkarmıştır. Ona göre bir ayetin hangi ölçülere göre ahkâm ayeti olup olmadığının usûlde belirtilmesi gerekir.
  • Usûl-i fıkhın sadece bireylerin yapıp ettiklerini ve ibadetlerini ele aldığına ancak Kur'an'ın sadece bireye hitap etmediğine, topluma/ümmete hitap ettiğine dikkat çekmiştir. Bu nedenle usûl-i fıkhın topluma ve ümmete yönelik olan kısımlarının yeniden ele alınması gerektiğini önermiştir.
  • Usûlde taabbud ağırlıklı bir yorumun olduğunu ve taabbudi olanları artırmak gibi bir yanlışa girildiğini dile getirmiştir. Sadece taabbudi vasfı dikkate alarak toplumu ve ümmeti ilgilendiren evrensel ilke ve prensiplerle ilgili bazı konularda yorum imkânına sahip olduğumuz halde taabbudilik ile bu tür bütün yorumların önünün kapatıldığını ifade etmiştir.
  • “el-İtlaku'l-Ezmani ve'l-İtlaku'l-Ahvali” diye bir tasnif yapmış ve yerel olan ile evrensel olanları, değişkenler ile sabitelerin birbirine karıştırılmış vaziyette olduğunu ancak usûlün bunu ayrıma imkânı tanımadığını söylemiştir. Belirli bir zamanla mukayyet olan ve belirli bir zaman ile mukayyet olmayan ahkâmın birbirinden ayrılması gerektiğini önermiştir.
  • Usûl kitaplarının Kur'an ve sünneti eşitlediğini ancak bunun kesinlikle doğru olmadığına dikkat çeken Muhammed Şemsüddin deliller sıralamasında sünnetin ikinci planda olması gerektiğini kabul etmiştir. Kur'an ve sünneti katiyyet ve zanniyyet açısından hem de huccet ve delil olmak bakımından eşit iki delil olarak kabul etmenin mümkün olmadığını ifade etmiştir.
  • Sünnette ahkâm-ı şer’iyye ifade eden sünnetler ile tedbirat nev’inden sünnetlerin birbirine karıştırıldığını dile getirmiştir. Peygamberin aile reisi, devlet başkanı, komutan ve kadi olarak yaptıklarının birbirinden ayrılması meselesine dikkat çekerek bunun önemli bir konu olduğunu ama peygamberin kendi çağının tedbirleri nevinden yaptıklarını evrensel sünnete dönüştürerek şer'i ahkamın kaynağı haline getirmemizin usûl açısından doğru olmadığını ifade etmiştir.
  • Şiî dünya ile Sünnî dünyanın her ikisi de sünnet ve amel meselesinde birbirlerinin kaynaklarını ihmal etmelerinin fahiş bir hata olduğunu söyleyerek, iki tarafın da kaynaklara karşı önyargılı tutumlarını doğru bulmamaktadır. İki geleneğin kaynaklarının pek çok noktada birbirinin tamamlayıcısı olduğunu düşünmekte ve mezhepler üstü olarak nitelenebilecek bir tutum sergilemiş olduğu görülmektedir.
  • İcma bahislerine en sert eleştirileri yapan bir zat olarak içlerinde icma olan nice hususun yanlış olduğunu söyleyerek kadınların yönetici olamayacağına dair icmayı örnek verir. İcma-siyaset ilişkisi üzerinde durarak siyasetin icmayı çok etkilediğini iddia etmiştir.
  • Kadim usûl-i fıkha bir başka eleştirisi ise içtihat yöntemi ile ilgilidir. Özellikle modern zamanlarda artık bireysel içtihadın olmayacağını bunların parçacı bakış açısı getireceğini bu nedenle bütüncül bakış açısı için İçtihadu'l Cemai'ye ihtiyaç olduğunu savunmuştur. Aynı şekilde içtihadda bireylerin fıkhına öncelik verildiği halde toplumun, ümmetin fıkhına öncelik verilmediğini söylemiştir.
  • Bir başka eleştirisi ise İslam dininin sadece ahiret diniymiş gibi yansıtılıyor olmasıdır. Ona göre İslam, bütün meseleler ele alınırken bu dünyayı tanzim etmeye, bu aleme nizam vermeye gelen bir din değil de sadece ahirette bize sevap kazandırmak ve azaptan korumak için gelen bir din gibi gösterilmektedir. Usûlcülerin dahi meseleyi ele alırken İslamiyeti uhrevî bir din olarak anlamaya çalıştıklarını iddia etmiştir. Usûlcülerin bilgi nazariyeleri olduğunu ama varlık nazariyelerinin bulunmadığını halbuki bilgi nazariyesinin varlık nazariyesi ile birlikte ele alınması gerektiğini iddia etmiştir. O ayrıca makâsıdın ihmal edildiğini düşünmektedir.

Ayetullah Sistanî

  • Sistanî, usûl-i fıkha dair sekiz tane makale kaleme almıştır. Kadim usûlü eleştirmiş, usûl-i fıkhın yenilenmesine dair birtakım önerilerde bulunmuştur. Bilhassa çalışmalarının birinde usûlde yeniliğin en temel gerekçesi olarak Şiî kaynakların, Sünnî kaynaklardan çok fazla etkilenmiş olmasını göstermiştir. Ayrıca ona göre Usûlî ve Ahbârî ihtilaflar da usûl ilmini olumsuz yönde etkilemiştir.
  • Sistanî'nin usûl-i fıkhın yenilenmesine dair üzerinde durduğu en önemli hususlardan biri teklif ve mükellef kısmının eksikliğidir. Kadim usûl-i fıkıh kaynaklarının mükellefin pek çok yönünü ihmal ettiğini dile getirmiştir. Dolayısıyla teklif ve mükellef kısımlarının yeniden yazılması gerektiğini önermiştir.
  •  Bir başka eleştirisi Elfaz ve Mebâni'ye fazla ağırlık verilmesidir. Hucciyet, itibar ve teklif kavramlarını merkeze alarak usûl-i fıkhın yenilenmesine ihtiyaç olduğunu söylemiştir. O, itibar başlığı altında yeni bir usûl-i fıkıh müfredatı önermiştir. Önerdiği başlıklar şu şekildedir; ''Taksimu İtibarî ila Edebiyyin ve Kanûnî'' itibarın edebî ve kanunî diye ikiye ayrılması, ''el-Alâkatu Beyne'l-İtibareyn'' bu ikisi arasındaki ilişki, ''Üslubu Cari'l-İtibari'l-Kanunî'' kanuni itibarın üslubu, ''Merâhilu'l-İtibaru'l-Kanunî''dir.

Ayetullah Subhâni ve diğer Şiî âlimler;

  • Subhânî ise nazari yöneliş ve tatbiki yöneliş olmak üzere iki ayrı usûl ekolünün mevcut olduğuna dikkat çekmiş ve bu ikisinin birleştirilerek müstakil bir usûl inşa edilmesini önermiştir.
  • O, usûlün felsefe, kelam vb. yabancı unsurlardan arındırılması gerektiğini savunuştur. Kavâid ilminin yeniden inşa edilip usûlün bir parçası olarak yer almaması gerektiğini dile getirmiştir.
  • Usûl-i fıkhın yenilenmesi ile ilgili eser yazan bir diğer Şii alimi Muhammed es-Senet'tir.   Onun önerileri bizde ki makâsıd âlimlerinin önerilerinden farklı değildir.  Sadık Laricâni'nin ise Taha Câbir gibi sosyal bilimleri, usûl-i fıkıhla birleştirme yönünde önerileri bulunmaktadır. Lingusitik, Hermenötik gibi bu çağın bütün ilimlerinden istifade edilmesi gerektiğini benimsemiştir. Abdülkerim Sürûc ise tarihselciliğe kayan bir mütefekkirdir. İran'a girişi yasaklanmıştır ve halen Londra'da yaşamaktadır.
  • Sonuç olarak usûlde yenilik arayışları farklı dünyalarda benzer sancıların yaşanması açısından önem arz etmektedir. Hareket ve varış noktaları farklı olsa da yeni usûl arayışları sadece Sünni dünyada değil Şiî dünyada da gündemdedir.


Hazırlayan: Fatıma Nur Demir