Hasan Turabi
(1932-2016)


İDE AKADEMİ 2020-2021 | DERS NOTLARI | 27 Kasım 2020

  • Sudan’da 1932’de dünyaya gelmiştir. Çocuk yaşta Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiş, genç yaşta bir tasavvuf tarikatı şeyhi olan babasından İslami ilimleri öğrenmiştir.
  • Lisans eğitimini Hartum Üniversitesi Hukuk Fakültesinde, yüksek lisansını İngiltere’de, doktorasını Sorbone’da tamamlamıştır.
  • Hartum Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi ve dekan olarak görev yapmıştır. İngilizce, Almanca ve Fransızcayı çok iyi kullanabilen bir akademisyendir.
  • 80‘lerin ortalarında Adalet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı görevini yerine getirmiş, 90’larda ise Meclis Başkanlığı yapmıştır. Bu görevlerin ardından kendi siyasi partisini kurarak Sudan İslami Hareketinin en büyük öncülerinden olmuştur.
  • Siyasette aktif bir rol almış, hayatının büyük bir kısmını hapishanelerde ve sürgünlerde geçirmiştir.
  • Hasan Turabi, İslam toplumlarının sorunlarıyla yakından ilgilenen bir hareket adamı, iyi bir hatip ve mütefekkirdir.
  • 5 Mart 2016’da Sudan’ın başkenti Hartum’da geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmiştir. 

USÛL ANLAYIŞI

  • Usûle yönelik eleştirilerinin ve çözüm önerilerinin yer aldığı Usûl-i Fıkıh isimli küçük bir risale kaleme almıştır. Bu eser, altmışlı yıllarda Ezher’de ve İslam dünyasının muhtelif yerlerinde çok büyük tartışmalara neden olmuştur.
    • Bazı akademisyen ve ilim adamları tarafından ütopik olduğu gerekçesiyle eleştirilirken, bazı ilim adamları tarafından da usûl-i fıkıhtaki tecdid hareketlerine kapı açan bir risale olarak değerlendirilmektedir.
    • Bir proje olan bu Risalenin mukaddimesinde, kadim usûlümüzün bu asrın ihtiyaçlarını karşılayamadığını belirterek, usûl-i fıkhın soyut kavramlar içerdiğini, bugünkü sorunları çözemediğini söyler.
  • Hasan Turabi usulde tecdidin gerekçelerini şu eleştirel cümlelerle açıklar:
    • Kendisi vesilesiyle istikamet aradığımız klasik usûlümüz çağdaş sorunlarımızı gerçek manada çözmemektedir. Çünkü o belirli tarihî şartlarda ortaya çıkmıştır, o günkü fıkhî araştırmaların insanları yönettiği birtakım nazariyelerden ibarettir.
    • Usûl-i fıkıh alanında anlamsız tartışmalar yoğunlaşmış, özellikle kelamla tanıştıktan sonra iyice cedele dönerek yol belirlemekten uzaklaşmıştır.
    • İlk asırlarda Aristo mantığı hâkim olmuştur.
    • Usûl-i fıkıh İslam’ın ilk zamanlarında özellikle Hz. Ömer döneminde ümmetin maslahatını dikkate alarak kurulmasına rağmen daha sonra Hz. Ömer’in üzerine usûl bina etmek istediği temel ilkelerden vazgeçildi. Üstelik Medine uleması Hz. Ömer’in geleneğini sürdüremedi ve bir süre sonra usûl dondu. Hz. Ömer’in belirlediği hususlar unutuldu.
    • Bugün insanlar hayatın üç alanında zorluklar yaşıyor: İktisadi, siyasi ve içtimai hayat. Usûl-i fıkıh nasları yorumlama yönünde bize bir yol gösterse de iktisadi, siyasi ve içtimai hayatımızı yeniden inşa etme noktasında bize yetecek usûl değildir.
    • Usûlün en faydalı ve en önemli yönü delalet mebhaslerini bize çok iyi öğretmesidir.  Fakat bugün sadece usûl-i fıkıhtan hareketle mevcut nasları anlayacak bir tevil sistemi kurulamaz.”
    • Usûl-i fıkıhtaki kıyas eksik bir kıyas anlayışıdır. Naslar sınırlı, olaylar sınırsızdır. Nasların işaret ettiği hadiselerle bugün yaşadığımız büyük hâdiseler arasında benzerlik kurmak mümkün değildir. Kıyasın yeniden ele alınması gerekmektedir.
  • Hasan Turabi risalesinde usûl-i fıkhın yenilenmesine dair eleştirilerinin gerekçesini söyledikten sonra bunlara alternatif çözüm önerilerinde bulunmuştur:
    • Geniş kıyas: illetin sınırlarını genişleterek, makâsıdı ve maslahatı esas almaktır.
    • Geniş icmâ: Turabi klasik icmâ anlayışındaki ulemanın icmâ’sını, icmâ olarak kabul etmez. Hatta ulemanın icmâ’ını dinin bütün yetkilerini din adamlarına ve ruhbanlara veren kiliseye benzetir. Turabi alimlerin yine olması gerektiğini ancak alimlerin önerisinin halk oylamasına sunularak, kabul edilen önerilerin icmâ’a dönüşeceğini söyler.
    • Geniş istishâb: İslam dini Kur’an nazil olduğunda insanların eski örf ve adetlerini tamamen ilga etmemiştir, bazılarını düzeltmiştir. Şeriatın ilga etmediği toplumların yaşantısı üzerinde karar kıldığı gelenekleri, örfü, adeti dikkate almaktır.
    • Fıkhu’ş-Şâbî: Referandumla belirlenecek ilkelerdir. Tıpkı icmâ anlayışında olduğu gibi siyasi ve iktisadi konularda da referanduma gidilmesi gerektiğini savunmaktadır.
    • Evâmir’ul Hükkâm: Toplumun oylarıyla seçilen idarecilerin verilecek kararlarda söz sahibi olması gerektiğini ifade eder.
  • Usûl arayışları içerisinde değerlendirilmesi gereken Tefsiru’l Tevhidî isimli bir eseri vardır.
    • Hasan Turabi’nin Tefsiru’t- Tevhidî adında yaklaşık sekiz sene devam eden bir tefsir meclisi olmuştur.  Bu süreç içerisinde bir metodoloji geliştirmiş ve bu metodolojiye “Tevhid-i Kur’an Tefsiri” demiştir.
    • Bu eser sadece bir tefsir yöntemidir. Eser, insan, hayat ve kâinatın kitapla birlikte bütünlük içerisinde okunmadan Kur’an-ı Kerim’i anlaşılamayacağı iddiasını taşır.
    • Kur’an-ı Kerim’i bütüncü anlama ve okuma önerisi üzerinde durur.
    • Hasan Turabi: “Bütün ayetler anlaşılmadan bir ayet anlaşılamaz. Bütün sureler anlaşılmadıkça bir sure tek başına anlaşılamaz. Kur’an’ın bir tevhid ilkesi çerçevesinde anlaşılması zorunludur. Her ayet, her sure birbiriyle şerh edilir ve her biri, diğer manayı ortaya koyar. Özellikle insan hayatını beşerî kâinatı, insanla kâinat ilişkisini, bireyle toplum ilişkisini doğru kurabilmek için bütüncü bir bakış açısına sahip olmak lazım.”
    • Geçmiş tefsirlere bakmadan Kur’an’ın, Kur’an’ı tefsir ettiğine inanmıştır. Her ayeti, diğer bir ayetle, her sureyi, diğer bir sureyle bir bütün olarak tefsir etmiştir.
    • İsrailiyata yer vermemeyi ilke edinmiştir.
    • Her surenin özetini yapmıştır.
    • Turabi’nin bütün sureleri tefsir etmeye ömrü yetmemiştir.
  • Hasan Turabi’nin ayrıca kadınlarla ilgili bir eseri de bulunmaktadır. Bu eserde, kadınların imametini caiz görerek, kadınlardan devlet başkanı ve yönetici olabileceğini söyler.

HASAN TURABİ’YE YÖNELİK ELEŞTİRİLER

  • Hasan Turabi’ye yönelik yapılan eleştirilerin ve bu eleştirilere verdiği cevapların karşılıklı suçlama ve gelenekçi-modernist tartışmasına dönüştüğü görülmektedir.
  • Turabi’nin “usûl-i fıkhın bu asrın ihtiyaçlarına karşılık veremediği ve yenilenmesi gerektiği” şeklindeki iddiaları, bir kavram kargaşası içinde, sloganik ifadelerden ibaret, ayağı yere basmayan hususlar olduğu yönünde eleştirilmiştir. Eleştirenler, usûl-i fıkhın asıllarının kitap, sünnet, icmâ ve kıyas olduğunu ve bunların değiştirilemeyeceğini söylerler.
  • Ancak Hasan Turabi’nin eserinde bu dört delili değiştirmeye yönelik bir iddiası olmadığı görülmektedir. Kitapta Kur’an ve sünneti anlama ve istinbad yönteminde bazı itirazlar bulunmaktadır. Turabi’nin asıl önerileri kıyas ve icmâa yöneliktir.
  • “Fıkha cedel hâkim olmuştur” sözüne karşılık; pek çok usûlcü, Şâfi’înin er-Risâle eserini örnek göstererek usûl ilminde cedelin olmadığını ifade etmiştir. Oysa Şâfiî er-Risalesini ehl-i reye karşı cedel mantığı üzerine yazmıştır. Kitabın “İbtâlûl İstihsân” bölümünde bu görülmektedir.
  • Hasan Turabi’nin “Usûl-i fıkhın ilk asırlarda Hz. Ömer tarafından çok iyi geliştirildiği, ancak daha sonra Hz. Ömer’in kurduğu temeller üzerinden yürümediği” görüşlerine karşılık; usûl-i fıkhın beşerî değil, Rabbanî; vaz’i değil ilahî olduğu eleştirileri yapılmıştır. Hasan Turabi de bu eleştiriye karşı, usûl-i fıkhın Kur’an’ın nazil olmasından 2-3 asır sonra ortaya çıktığını ve beşerî olduğunu savunmuştur.
  • Turabi’nin “Geleneksel usûlün iktisadi, siyasi, içtimai meselelere değinmediği” görüşüne karşılık; usûl-i fıkhın böyle bir iddiasının olmadığı; yani iktisat, siyaset nizamı kurmak üzere tedvin edilmiş bir ilim olmadığı söylenmiştir.
  • Nasları yorumlama meselesinde zımnen nasların evrensel olmadığı ve çağımızın sorunlarını çözecek yetkinlikte ve yeterlilikte olmadığını iddia ettiği yönünde suçlamalar yapılmıştır. Bu eleştiriye cevap olarak Hasan Turabi, önerilerinin özellikle nas olmayan içtihadi alanlar olduğunu söylemiştir.
  • Geniş icmâ konusunu açıklarken, Müslüman âlimleri kilise ruhbanlarına benzetmesiyle ilgili de eleştiler almıştır.