Teşrîi ve Sahabe Döneminde Usûlî Tezahürler

İDE AKADEMİ 2020-2021 | DERS NOTLARI | 19 KASIM 2020

  • Teşri döneminden usuli tezahürlerden bahsederken Kur’an-ı Kerim’le başlamak uygun olacaktır.
  • Bütün İslami ilimlerde Kur’an’ı merkeze yerleştirme gibi bir eğilim vardır. Kur’an bir usul kitabı sayılabilir mi?
  • Bazı müellifler Kur’an’ı ilk usul kaynağı olarak, ilk hukuk felsefesi eseri olarak niteliyorlar. Bundan maksatları da, Kur’an’da usulün temel yönelimlerine kaynaklık edecek ilkelerin mevcut olduğuna yönelik bir iddiadır.
  • İmam Şafii Risale’sinde yaklaşımlarını temellendirirken Kur’an ayetlerine çokça atıf yapması bunu bir anlamda teyit etmektedir. Çünkü Kur’an, Müslüman zihnini şekillendiren en önemli referans kaynağıdır.
  • Sahabenin de Kur’an ayetlerinden hareketle birtakım genel prensipleri tespit ettiği ve ona göre hareket ettiği görülmektedir.
  • Sahabiler pratik bir mesele karşısında tavır belirlerken Kur’an ayetlerindeki genel ifadelerden hareketle kendisine bir rota çizebilmiştir.
  • Kur’an’da sırat-ı müstakim, Furkan, gibi ifadelerin tabii hukuk anlayışındaki yani değişmez ve evrensel ilkelere işaret ettiğini ileri sürenler de vardır. Bu biraz hukuk nosyonuyla Kur’an’a yaklaşan bilim adamlarının tespitidir.
  • Bu noktada Mustafa Reşit Belgesay ismi önemlidir. Her ne kadar bizim camiada pek tanınmasa da 1960’larda iki önemli eser ele almıştır. Bunlardan biri Kur’an Hükümleri ve Modern Hukuk başlığını taşımaktadır.
  • Ahkâm ayetleriyle mevzu hukukun yaklaşımları arasında mukayeseyi hedefleyen ve sahasında tek diyebileceğimiz nitelikte bir çalışmadır.
  • Kur'an-ı Kerim'de usul düşüncesine kaynaklık eden, usul ile alakalı belirli tespitlere temel teşkil eden ayeti kerimeler var ama Kur’an-ı Kerim’in bir fıkıh kitabı olduğunu söyleyemeyeceğimiz gibi, bir usul kitabı olduğunu söylemek de aşırı yorum ve iddia olur.

Hz. Peygamber Dönemi

  • Her ilmin Müslümanlar arasında bir tabakatı ele alınmıştır. Usulcülerin tabakatında ilk sıraya da Hz. Peygamber yerleştirilmiştir. Genelde ilk müfessir olarak da Hz. Peygamber takdim edilir.
  • Usulün ilim olarak tasnifi, tedvini hususunun sonradan olduğu ve usulün hemen hemen bütün konularını ihtiva edip bize kadar ulaşan en erken eserler hicri 4. asra aittir.
  • Şafii'nin Risale'sini, yani 2. asrın sonu 3. asrın başı vefatı, bu literatürün ilk habercisi saymakla birlikte, bir usul düşüncesi bir metod düşüncesi muhakkak fıkıhla beraber mevcuttu ve bilkuvve olarak bu vardı. Bilfiil olarak zaman içerisinde ortaya çıkmıştır.
  • Hayatın işleyişinde her ne kadar tedvin edilmese de, teknik olarak adı konulmasa da bir yönelim olduğu noktasından hareket edersek Hz. Peygamberi de usul ilminin ilk tabakasına yerleştirmek mümkün olur.
  • Usul ilmi deliller ve hükümler üzerinden yürür. Bu ilmin mahiyeti içtihadın teorisini ortaya koymaktır, içtihadın mükellefin yaptığı eylemlerin hükümlerini deliller aracılığıyla onlardan hareketle tespit etmektir.
  • Hz. Peygamber döneminde deliller neydi diye sorduğumuzda, Kur’an başta, Hz. Peygamber hem kanun koyucu hem yorumlayıcı hem de uygulayıcı konumunda ve ameli aklın ilkeleri, akıl yürütme, re’y Hz. Peygamber tarafından da sahabiler tarafından da ortaya konulabilmekteydi.
  • O dönemde Kur’an ve Sünnet arasında, sonraki kuşakların zihninde belirlendiği gibi çok keskin bir ayrım yok çünkü bugün Kur’an denildiği zaman mushafın iki kapağı arasındaki metni anlıyoruz. Sünnet denildiği zaman da rivayet külliyatındaki isnatlı rivayetleri anlıyoruz.
  • Hz. Peygamber döneminde bunlar eş zamanlı olarak ortaya çıkan ve her ikisinin merkezinde de aynı şahsın bulunduğu delillerdi. Bu nedenle bizdeki gibi keskin bir ayrımın onların zihninde olduğunu düşünmek çok da sağlıklı olmaz. O dönemin Kur’an ve Sünnet ilişkisini değerlendirirken bu olguyu göz önüne almamız gerekiyor.
  • Hz. Peygamber’in tebliğinin önceki şeriatlerle ilişkisi bağlamında bazı ayeti kerimeler ilk dönemlerden itibaren Müslümanların dikkatini çekmiş. Mesela Maide suresinin 48. ayetinde : ‘‘Her birinize ayrı bir şeriat, ayrı bir yol tayin ettik. Allah isteseydi hepinizi tek bir ümmet de yapabilirdi ancak sizleri imtihan etmek için böyle bir tercihte bulundu. Dolayısıyla hayırlı işlerde yarışınız ve sonunda varacağınız yine Cenab-ı Hakk’a’dır’’ buyrulur.
  • Tevrat’ın ayrı, İncil’in ayrı, Kur’an’ın ayrı bir şeriatı vardır. Allah dilediği şeyi helal, dilediği şeyi haram kılabilir fakat din tektir o da bütün peygamberlerin ortak tebliğde bulunduğu tevhid ve ihlas. Bu bütün peygamberlerin ortak tebliği aynı ancak bunların hayata geçirilmesinde farklılık var. Katade daha veciz bir ifadeyle bunu ‘‘din tektir ama şeriatler farklıdır’’ şeklinde ifade etmiştir.
  • Hz. Peygamberin kendisinden öncekilerin şeriatinden etkilenip etkilenmediği hususu usulcüler arasında tartışılmaktadır. Katade'nin vefatı hicri 117, hicri 1. asrın sonları 2. asrın başlarında vefat etmiş demek ki hicretin ilk 100 yılında da o düşüncenin artık yerleşmiş olduğunu görüyoruz.
  • Bu içerikteki metinler imamı Azam Ebu Hanife'ye atfedilen metinlerde de söz konusudur. Orada da dinin tek şeriatlerin muhtelif olduğu hususuna dikkat çekilir.
  • Bir de 18. yüzyılda yaşamış bir müellif Şah Veliyullah Dehlevi'nin bu konuyu ayrıntılı bir şekilde ele aldığını görüyoruz. Onun Huccetullahi’l Baliğa isimli eseri teknik anlamda bir usul-i fıkıh kitabı olmamakla birlikte, usu-i fıkıhta gündeme getirilen hükümlerin delilleri ve hizmetleriyle alakalı üst düzey değerlendirmelerin yapıldığı önemli bir kaynaktır.
  • Burada da bu mevzu ile alakalı olarak iki kavramın altını çizer;  aslü’d din, şir'a ve minhac.
  • Aslü'd din, iman esasları bütün peygamberlerde aynı olmasıdır yani Allah'ın birliği, aşkınlığı, tenzihi, bütün peygamberler tarafından benimsenmiş ve tebliğ edilmiştir. İnsanların ona ibadet etmesi gerektiği, vahiy, peygamberlik, melek, kıyamet ve hesap olguları bütün peygamberlerde bulunan hususlardır.
  •  Aynı şekilde her dinin ritüelleri vardır. Nikâhın meşruluğu, zinanın yasaklanması, adaletin ikame edilmesi, zulme engel olunması gibi hususlar da bütün peygamberlerin ortak öğretisinde yer alıyor. Bunların tamamına aslü’d din deniliyor.
  • Bir de bu ilkeleri hayata geçirirken özel formlar nelerdir, toplumsal pratikler nasıldır bunlar şira ve minhac kavramlarını oluşturuyor.
  • Mesela canı korumak bütün peygamberler tarafından getirilmiş özel bir ilkedir. Ama Hz. Musa'nın şeriatında bu ilkenin yerine getirilebilmesi için kısas asli müeyyide, bunun ciddi bir alternatifi yok, gönüllü sürgün gibi bir uygulama vardır.
  • Hz. Muhammed'in getirdiği düzende kısasın yanında gönüllü tazminat gibi bir alternatif de vardır. Demek ki sosyal yapıya göre bunlarda bir farklılık söz konusudur.
  • Dehlevi'nin altını çizdiği bir husus daha var o da şu;  peygamberler bir topluma tebliğde bulunurken onların anlayamayacağı yani onların toplumsal yapısına aykırı hükümleri teklif etmezler. Nesih dediğimiz olgunun arka planında da bu vardır, her topluma onların yapısına uygun olan hükümler teklif edilir.
  • Dolayısıyla bütün peygamberler toplumun temel pratiklerini incelerler, yani yeme içmeden, giyim kuşamdan, aile müessesesinin kuruluşuna, dağılmasına, ekonomik ilişkilere, cezai yaptırımlara, yargı usüllerine varıncaya kadar her şeyi incelerler, eğer toplumdaki kurallar uyulması gereken seviyede ise, toplum bu kurallara uymak için motive edilir.
  • Eğer bu seviyeye ulaşmamış ise o zaman burada düzeltilmesi gereken düzeltilir, ıslah edilmesi gereken ıslah edilir, hiçbir şekilde düzelmesi mümkün olmayan kurallar da kaldırılır.
  • Özetle topluma sunulan yükümlülükler, idrak seviyelerini aşmayacak, mahşeri vicdana ters düşmeyecek mahiyettedir. Peygamberlerin farklı şeriatleri uygulamalarının arkasında yatan gerekçe de budur.
  • Bu bağlamda Dehlevi, Hz. Peygamberin risaletini iki aşamada değerlendirir.  Benî İsmail'in, Arapların peygamberidir der, Kur'an-ı Kerim'in bununla ilgili ayetlerine atıfı vardır. İkinci aşamada ise bütün insanlara hitap etmektedir der. Ama tebliğin esas çerçevesini ister istemez birinci aşamadaki o ilk muhatapların içinde bulunduğu sosyal yapı belirler diyor fakat o tebliğ sadece onları bağladığı için buradaki somut hükümlere Hz. Peygamber diğer toplumların da uymasını sağlayacak birtakım esneklikler ortaya koymuştur.
  • Dehlevi bunu şöyle bir örnekle temellendirmeye çalışır: Cahiliye ehli diyet miktarını, yani bir kişinin hayatına son verildiğinde onun ailesine ödenmesi gereken tazminatı on deve olarak belirlemişti. Abdulmuttalip bunun yeterince caydırıcı olmadığını görünce yüz deveye çıkarmıştı. Hz Peygamber de bu uygulamayı benimsedi çünkü o dönemde Arap yarımadasında ekonomik faaliyetler bilindiği üzere deve üzerinden gider. Ama sadece bu hüküm Arapları değil diğer milletleri de bağlayacak bir hüküm olduğu için, Hz Peygamber onların yaklaşımının da sadece ekonomik faaliyetlerin de deveye bağlı olmadıklarını bildiği için farklı mallardan da belirledi. Mesela altın için bin dinar, gümüş için oniki bin dirhem, Hanefilere göre on bin dirhemdir, iki yüz sığır, iki bin koyun limitini belirledi. Böylece o hükme bir esneklik kazandırmış olur.
  • Dehlevi'nin bu yaklaşımı, Hz Peygamberin nüzul döneminde getirdiği somut hükümler dâhil her peygamberin tebliğinin aynı şekilde o sosyal yapıyla bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.
  • Hz. Peygamberden sonra vahiy gelmeyeceği için diğer milletlere bu hükümler nasıl taşınacak? İşte onun gösterdiği esnekliğin ışığında ulemânın yaptığı da hükümlerin illetlerini ve hikmetlerini tespit ederek bunları diğer zamanlarda ve mekânlarda uygulanabilecek birer kural ve ilke haline getirmişler, bu da ictihad dediğimiz faaliyettir.
  • En sonunda makasıd dediğimiz noktaya gelinmesi de zaten bu eylemin bir anlamda üst çerçevede teorisinin oluşturulması demektir.
  • Hz. Peygamber, peygamberlik öncesinde diğer şeriatlere tabii oldu mu? Bu konuda kesin bir veri olmadığı için bazılarına göre evet, bazılarına göre hayır, bazıları ise kesin bir delil olmadığı için evet veya hayır şeklinde bir değerlendirme yapılamayacağını ifade ediyorlar. Bunlar da tevakkuf edenler yani çekimser kalanlardır.
  • Hz. Peygamber'in kendi döneminde içtihad edip etmediği de usülcülerin tartıştığı bir meseledir. Bazı Hanefi usulcüler vahyi batın çerçevesinde değerlendiriyorlar. Yani Hz. Peygamberin içtihadı ile ortaya koyduğu hükümler içinde bazı âlimler vahy-i batın diyor ona, Pezdevi bunlardan bir tanesi ama Serahsi de vahye benzeyen tabirini kullanır.
  • Bazıları Hz Peygamberin vahyin dışında bir şey söyleyemeyeceğini ifade eder, re’y ve içtihat ümmet için geçerli olan bir delildir.
  • Bazıları da Hz Peygamber hem vahiy ile hem de re’y ile hüküm verebilir diyorlar fakat Pezdevi'nin benimsediği üçüncü bir görüşe göre, eğer herhangi bir olayın hükmü ile alakalı kendisine bir vahiy gelmemişse Hz. Peygamber önce vahyi bekler, vahyin artık gelmeyeceği kanaati oluşmuşsa bu bekleme süresi ortadan kalkınca Hz. Peygamber artık kendi re’yi ile içtihatta bulunur.
  • Onun içtihadı ile diğerlerinin içtihadı arasındaki fark ise, diğerlerinin içtihadı zan ifade eder, doğru ve yanlış olabilir. Ama Hz Peygamberin içtihadında olması gereken çizginin dışında bir husus varsa, vahiy ile müdahale edilerek bu düzeltilir. Dolayısıyla onun düzeltilmeyen içtihatları zımnen onaylanmış demektir. Bundan dolayı Pezdevi onun içtihatlarına vahyi batın, Serahsi de şibh-i vahiy tabirini kullanıyor. Bu açıdan onun içtihadı diğer müçtehitlerin yaptığı ictihatlardan farklı bir kategoride yer alır.
  • Bu dönemde teşriin özellikleri nelerdir diye soracak olursak; kolaylık prensibi (ademü'l harec) diyoruz buna, yükümlülüklerin asgari düzeyde tutulması (taklilü't tekalif) Hz. Peygamberin bu husustaki beyanları, hükümlerde tedricilik (içkinin ve ribanın yasaklanması), bu prensipler Muhammed Hudari'den itibaren (20. yy. başı), literatürde yer alan hususlardır.
  • Hz. Peygamber somut meselelerde mesela satım akdi gibi veya icari akdi gibi meselelerde temel ilkeleri somut hadiseler üzerinde uygulamıştır. Bundan dolayı, bu ta’lil alanı, yani hükümlerin orada hangi gerekçeyle ortaya koyduğu tespit edilebileceği bir alan olduğu için sonraki fakihler özellikle Hanefi fakihler Hz. Peygamberin getirdiği pek çok yasaklamanın, pek çok kısıtlamanın uygulanmasını maslahat ve bu hükümlerin gerekçesi açısından değerlendirmişlerdir.
  • Bunlar, Hz. Peygamber komisyonculuk yapmayı, şehirlinin köylünün malını pazarlaması yasaklamıştır demişlerdir. Aynı şekilde fiyatları bir sınır koyma teklifini reddetmiştir.
  • Daha sonra yapılan komisyonculuk uygulamasında üreticinin mağduriyeti söz konusu değilse aksine onun bundan menfaati varsa veya Hz. Peygamber sınır koymak istememiş ama fiyatlara sınır konulmadığı takdirde ciddi bir mağduriyet ortaya çıkacaksa, bu durumda o anki durum neyi gerektiriyorsa ona göre hareket edilir, onun yaptıklarının birebir tekrarı burada söz konusu değildir noktasında içtihatları vardır.
  • Hz. Peygamberin fıkıh alanında referans alınan çalışmaları için bazı monografik eserler vardır. Mesela onun yaptığı kıyaslar ile alakalı İbnü'l Hanbeli'nin Peygamberin Kıyasları adlı eseri vardır. Ama bu kıyaslar usul ilminde belirlenmiş olduğu şekilde çok teknik kıyaslar değil, fakat Hz. Peygamberden gelen rivayetlerde mukayese içeren değerlendirmeleri burada bir araya getirmiş.
  • Hz. peygamberin verdiği kazai hükümler için, Akdiyetü Rasulillah ya da Ahkamü Rasûlillah şeklinde eserler vardır.
  • İbnü't Talla isminde Endülüslü bir âlim bunları toplamıştır. Hz Peygamberin fetvaları için İbni Kayyim el Cevziyye'nin İ'lamü'l-Muvakkin isimli eserinin son kısmı buna ayrılmıştır.
  • Hz. Peygamberin davranışlarının risalet, imamet ve kaza açısından tasnifi için Karafi'nin el-İhkâm isimli eseri, yani onun risalet sıfatıyla yapmış olduğu tasarrufları, herkes için bağlayıcıdır.
  • Ama imamet sıfatıyla yapmış olduğu tasarruflar, mesela Hz. Peygamber diyor ki, sahipsiz bir araziyi eken, diken, onu canlandıran kişi o araziye artık malik olur. Ama imam Ebu Hanife diyor ki, öyle bir araziye sahip olabilmek için devlet başkanının izni de şarttır. O zaman talebesi Ebû Yusuf'a soruyorlar, Ebu Hanife Hz Peygamberin bu konudaki hadisini duymadı mı ki, Hz Peygamberin hadisinin yeterli görmüyor da Bir de devlet başkanının iznini burada arıyor?
  • Ebu Yusuf onlara şöyle bir soru yöneltir: Aynı araziyi iki farklı kişi canlandırıp sahip olmak istese, hangisi hak sahibidir? O zaman Ebu Hanife bu hadisi duymadı mı diyenlerin vereceği bir cevap olmuyor ve Ebu Yusuf diyor ki, işte bunları göz önüne aldığımızda için Ebu Hanife bu şartı getirdi. Çünkü Hz. Peygamberin o tasarrufu kamu otoritesini temsilen yani imamet yoluyla yaptığı bir tasarruftu. Dolayısıyla şartlara göre kamu otoritesinin sonraki temsilcileri farklı düzenlemelere yer verebilirler.
  • Modern dönemde Hz. Peygamberin içtihadlarıyla alakalı ilk çalışmalardan biri Abdülcelil İsa'nın İctihadü'r Rasûl kitabıdır. Bu kitap 1970'li yıllarda Türkçe'ye de çevrilmiştir.
  • Usul açısından Hz. Peygamber dönemi için şu tespiti yapabiliriz: nasların ortaya çıkışı, uygulanışı, öğretilmesi açısından Hz. Peygamber dönemi, usul düşüncesi için de bir başlangıç noktası teşkil etmektedir.

Sahabe Dönemi

  • Sahabenin, hükümlerin sonraki döneme intikali açısından ciddi anlamda bir özelliği ve etkisi var. Bir bakıma o halkayı göz önüne almadan en temel referanslarımızı dahi temellendiremeyiz.
  • “Sahabi kimdir?” sorusuyla başlayabiliriz. İki ayrı yaklaşım bulunmaktadır; usulcülerin cumhurunun yaklaşımına göre bir kişiye sahabi diyebilmek için Hz. Peygamberle o kişinin belli bir süre beraber olması gerekir. Ki bu beraberlik neticesinde örfen artık o kişi onun ashabındandır. Arkadaşlarından biridir demek mümkün olacaktır.
  • Demek ki onunla bu düzeyde beraberliği olmayan sadece onu görmekle iktifa eden kişiler usulcülerin yaklaşımı açısından sahabi olarak nitelendirilmektedir. Usul âlimlerinin çoğunun yaklaşımı budur.
  • Bu konuda hadis âlimlerinin yani Hz. Peygamber ile alakalı her malzemeyi rivayet edip aktarmayı bir uğraşı olarak seçenlerin yaklaşımı daha farklıdır.
  • Onlar sahabe tanımını Hz. Peygamberle ilgili bilgiyi alabilecekleri her kişiyi de bu kapsama sokacak derecede genişletmişlerdir.
  • Sahabi derken biz burada usulcülerin yaklaştığı gibi, yani hazreti peygamberin rahle-i tedrisinde yer alan isimlerin sahâbî kabul edilmesi gerektiği görüşünden hareket edeceğiz.
  • Çünkü ikinci anlayış onu bir şekilde gören her kişiyi bu sahabi kavramına almaya matuftur.
  • Hadisçiler de bunu yaparken Hz. Peygamber ile alakalı bilgi verebilecek her kişiyi bu kapsamda değerlendirmek istemişler, bu onların kendi disiplinlerinin amacına yönelik bir tavır içerisinde olmalarından kaynaklanmaktadır. Ama usulcüler bir delil ortaya koyabilecek rivayeti, yorumu yapabilen ve diğerlerini ayırdıkları için böyle bir tarz benimsemişlerdir.
  • Esasında usulcülerin de yaklaşımını destekleyen veriler var sünnette. Bunlardan bir tanesi, Sahih-i Müslim'de Fedailü's Sahabe'de geçer.
  • Rivayete göre Halid bin Velid ile Abdurrahman bin Avf arasında bir tartışma olur. Halid bin Velid Abdurrahman bin Avf'a hakarette bulunur. Hz. Peygamber de, "benim ashabımdan birisine hakaret etmeyin, herhangi biriniz Uhud Dağı kadar altın infak etse onlardan herhangi birinin bir avuç veya bunun yarısı kadar verdiği sadakanın derecesine ulaşamaz" buyurur.
  • Yani onlardan biri bir avuç veya yarım avuç kadar buğday sadaka verseler, bir başkasının Uhud Dağı kadar altın vermesinden daha faziletlidir anlamına geliyor rivayet. Bu söz Halid bin Velid'e söylenmiştir.
  • Hadisçilere göre biz Hz Peygamber'i gören her kişiyi sahabi kabul ettiğimiz zaman, Halid'de sahabeden olduğuna göre ona neden ashabıma hakaret etmeyin diyor?
  • Arap dilinde bir kural vardır, hitabü'l müşafehe diye, sözlü iletişim hitabı. Yani doğrudan doğruya karşınızdaki kişiye hitapta bulunmak. O anda mevcut kimse onu kapsar, mağdumu kapsamaz.
  • Hz Peygamber ashabıma hakaret etmeyin tabirini Halid bin Velid'e kullandı. Eğer onlar da sahabi kabul edilecek olursa, o zaman hadisçilerin tanımında onu her yörenin sahabi kabul etme kriteri burada gerçekleşmiyor.
  • Ama fıkıhçıların kriterinden hareket ederdeniz, sahabi çekirdek kadro için kullanılan bir niteleme ise, o anda o hitabın muhatabı olan Hâlid bin Velid, henüz o çekirdek kadroya girememiş demektir.
  • Dil bakımından bunun başka bir izahı yoktur. Yani bu hitabın sonraki nesillere yönelik olduğunu ifade etmek için çok zorlama yorumlar yapmışlarsa da şarihler, bu konuda başarılı olduklarını söylemek zordur.
  • Sahabe döneminde çözüm getirilen önemli meseleler vardır. Fıkıhta sonraki yaklaşımlar tamamen bunların ışığında gerçekleşmiştir.
  • Mesela Ridde harpleri var, orada Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer arasındaki tartışmayı biliyorsunuz. Hz Ebubekir'in yerinde bir tavırla, Hz. Ömer'in oradaki tavrı biraz Hz. Peygamberden gelen rivayetlerle sınırlı olmuştur. Ama vakayı tespit açısından Hz. Ebubekir'in yerinde tavrı ile Müslümanlar daha doğmadan yok edilme tehlikesini bertaraf etmişlerdir.
  • Sahabenin içtihat metotlarına baktığımızda ilim ve re’y diye iki kavram vardır.
  • İlim, nakledilen bilgi, re’y, sahabenin yaptığı çıkarımdır.
  • Bundan dolayı Bedir Ehli’nin bilmediği şeyler dine ait değildir diye tabiin uleması Said bin Cübeyr'den gelen bir nakil vardır.
  • Aynı şekilde sahabeden gelen, bazen Hz Peygamber'e kadar aktarılan bir konuyla alakalı eğer Kur'an'da ve sünnette açık referans yoksa istişare ve toplu içtihat yoluyla çözüm bulunması gerektiğini ortaya koyan bazı rivayetler vardır.
  • Hüküm verme bakımından Hz. Ömer'in Kâdî Şüreyh'e gönderdiği bir mektup vardır. Orada da aynı şekilde Muaz hadisinde olduğu gibi Kur'an, sünnet, ittifak hadisinde verilmiş bir karar bunlarda da bir şey yoksa işte o zaman içtihat yapılabileceğini öngören rivayetler vardır.
  • Sahabenin hadis rivayeti konusunda titiz davrandıklarını, yani Peygamber'e bir söz aktarıldığında kimilerinin raviye yemin ettirdiği, söylenenleri Kur'an-ı Kerim ile karşılaştırdığını ortaya koyan hususlar vardır.
  • Sahabe döneminin usul anlayışını özetleyecek olursak, rivayet malzemesi bize şöyle bir tarih tasarımı yapma imkanı vermektedir:
  • 1- Edille-i şer'iyye sıralaması yani kitap, sünnet, icma, re’y, kıyas önemi ölçüde sahabe döneminde şekillenmeye başlamıştır.
  • 2- Hadis rivayetlerinde titizlik gösterilmiş, metin tenkidi yapılmıştır.
  • Rey içtihadının ilk örnekleri verilmiş, sonraki usul literatüründe ele alınan ana konularla ilgili sahabe dönemine ait referans mevcuttur.

 

 

 

Videolar