C.P. Snow-İki Kültür
Dr. Hadi Adanalı


İDE AKADEMİ 2020-2021 | DERS NOTLARI | 08 Şubat 2021

  • “İki Kültür” kitabı 1959’da ilk olarak bir konferansta sunulmuş, sonrasında belirli kısımları dergilerde yayımlanmış ardından kitaba dönüştürülmüştür. Kitap, 1993 yılında Cambridge Üniversitesi tarafından basılmıştır.
  • Bilim felsefesi, bilimlerin tasnifi gibi alanlarda Yunan felsefesinden çok daha farklı bir şekilde külli bir tema olarak ilimleri konu edinen pek çok yerli yazar bulunmaktadır. Farabi, İbn Sina, Gazali ve Kâtip Çelebi gibi isimler, bütün olarak ilim ve bilimler bağlamında tasnifler yapmaya çalışan ve kendi zaviyelerinden bunu büyük oranda başarılı bir şekilde gerçekleştiren yazarlar arasında yer almaktadır.
  • İslami literatüre bakıldığında bilim kavramı yerine ilim ve ulûm kavramı daha çok karşımıza çıkar. Bizler biraz Türkçenin modernleşmesi bağlamında bilim kavramını türettik ve onu da biraz ilim karşıtlığı bağlamında veya ilimden biraz daha farklı olarak kullandık ki bu çok gereksiz değildi. Biraz da gelişmelerin getirdiği bir modern dünyanın getirdiği bir zorunluluk olarak dilimize yansıdı diyebiliriz.
  • Snow “zülcenaheyn” bir nitelikle karşımıza çıkıyor. Öncelikle kimya alanında yaptığı bilimsel çalışmalarla ön plana çıkarken, sonrasında edebiyatla ilgilenmiş ve bu alandaki çalışmalarıyla dünya literatürüne girmiştir.
  • Yazar, iki kültür derken aslında İlki bilim insanlarının temsil ettiği zihniyet, ikincisi ise edebi kültür olan iki yaklaşımı, iki zihniyeti, iki perspektifi, iki geleneği bir bakıma iki ekolü kastediyor denilebilir.
  • Kitapta bilim sözcüğünden genellikle fizik, kimya ve biyoloji gibi alanlar ifade edilirken, biz bunlara matematik, mantık ve istatistiği de ekleyebiliriz. Bu üç alan, sayısal içerikli ve temelli bilimlerdendir. Zaman zaman bunlar için “formel bilimler” tabirini de kullanıyoruz.
  • Matematik gibi alanlara bizler ne kadar kesin ve formel gibi tabirler kullansak da bu alanların da kendi içinde sorunları vardır. Fakat bunlar diğer alanlara nazaran daha kesin, net ve şüphe götürmezdir.
  • Bilimsel alanlar, ilk defa 18. veya 17. yüzyılda ortaya çıkmadı. Bunlar kadim dönemden beri gelen, antik medeniyetlerin bir bakıma günlük hayattaki işleri ile çok sıkı bir şekilde ortaya çıkan bilimlerdir. Örneğin; astronominin Ortadoğu kültürleri ile, Matematiğin de uzak doğu kültürleri ile çok yakından alakası bulunmaktadır. Dolayısıyla bunlar insanlık tarihi kadar eski olan bilimlerdir.
  • Yazar, İngiliz edebiyatçı Coleridge’ten alıntı yaparak “işlenmiş zihin” terimini hatırlatıyor. Dolayısıyla ham haliyle bir zihin var, bir de süreç içinde bir mamul hale gelmiş bir zihin var. Kültürel farklılıkların, zihinsel yapılara yansıdığını çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz. Bir İngiliz’in düşünme ve dünyayı algılama şekli ile bir Türk'ün düşünme ve dünyayı algılama, hareket etme tavırlarının aynı olduğunu söyleyemeyiz. Büyük oranda davranış kalıplarımızı biz, içinde yaşadığımız kültürden ediniyoruz.
  • Bu kitapta kültür, iki anlamda kullanılmaktadır. 1. Bu zihinsel haller, durumlar, eğilimler, yaklaşımlar, adetler, alışkanlıklar. 2. İçinde yaşadığımız kültür ve bu kültürün bir bakıma diğer kültürlerle mukayesesinde ortaya çıkan bariz vasıfları, yönleri. Yazar, “Bilim insanlarının her iki anlamda da bir kültüründen bahsedebiliriz” demektedir. Dolayısıyla bilim insanlarının edindiği eğitimin neticesinde oluşturduğu zihinsel alışkanlıklarından bahsedebiliriz. Bir bilim insanının bir soruna, bir olaya, bir duruma bakışıyla normal, sıradan veya başka bir alanda yetişmiş, eğitilmiş, zihinsel alışkanlıklarını edinmiş bir insanın edindiği kazanımlar, tecrübeler ve perspektifler farklı olacaktır.
  • Bilim insanları alt kültürel gruplar da oluştururlar. Örneğin, matematikçilerin bir kültürü, hukukçuların bir kültürü ve fizikçilerin de ayrı bir kültürü vardır.
  • Fizikçiler bir bakıma realite ile ilgilenir ama matematikçiler realiteden bağımsız, kendi ideler âlemindeki matematiksel modelleri ile ilgilenir.
  • Yazar, “her ne kadar bilim insanları içinde çeşitli alt gruplar oluşmuşsa da bilim insanları üç aşağı beş yukarı birbirleriyle ortak konuşabilecek uzlaşabilecek, anlaşabilecek bir dil geliştirmişlerdir”, demektedir. Dolayısıyla ortak dilleri olması hasebiyle böyle bir kültürden bahsedebileceğimizi, söylemektedir.
  • Edebi kültür ise, aslında edebiyatçıların daha çok içinde bulunduğu ve edebiyatçıların oluşturduğu bir kültür olarak çıkıyor karşımıza. Yazar, iki kültür arasında bir iletişim sorunu yaşandığını, hatta iletişimin hiç olmadığını düşünüyor. Bu grupların, birbirlerinin kitaplarını neredeyse hiç okumadıklarını iddia ediyor.
  • Burada Snow’un sadece edebiyatı kastettiğini söylemek de yanlış olur . Edebiyat sadece bir alandaki ortak dili konuşan insanların temsilen bize verildiği bir örnektir. Biz burada bir ilahiyatçı, bir sosyolog bir psikolog, bir tarihçi de diyebilirdik hatta büyük oranda belki de bir hukukçu da diyebilirdik.
  • Psikolojinin, sosyolojinin, iktisadın, siyasetin büyük oranda beşerî bilimlerin prototipleri oluşturan diğer disiplinlerden biraz daha farklı yönleri vardır. Örneğin, psikoloji aslında büyük oranda doğa bilimlerde kullanılan yöntemlere özeniyor ve laboratuar deneyleri yapıyor. Fakat psikoloji bir yönüyle de beşeri bir ilimdir, çünkü insanı konu ediniyor ve onu anlamaya çalışıyor. Benzer bir durum sosyoloji için de geçerlidir.
  • Dolayısıyla modern bir perspektiften baktığımızda, yazarın ikili tasnifinden ziyade üçlü bir tasnif, hatta dörtlü bir tasniften -matematiği, mantığı ve istatistiği biraz daha ayrı tutacak olursak fen bilimlerinden- bahsedebilmemiz mümkündür. Ama yazar ısrarla sosyolojinin de psikolojinin de bu anlamda edebiyat perspektifinden değerlendirilebileceğinden bahsetmektedir.
  • Snow, bu iki kültürün birbirinden taban tabana zıt bir istikamete doğru evirildiklerini düşünüyor. Onun tespitine göre, bu kültürler çok daha önceleri birlikte ilerleyebiliyordu. Mesela Galileo, bilimsel devrim gerçekleştirmiş bir insan ama onun eserine baktığımızda edebiyatı, retoriği, felsefeyi ve bilim tarihini görebiliyoruz. Dolayısıyla yazarın aslında beşerî bilimlerle fen bilimleri arasındaki ayrımın yakın dönemde gerçekleştiğini ve özellikle de 20. Yüzyılın başından itibaren tebellür ettiğini (billurlaşma) - ifade ediyor.
  • Bilim olanla, şu andaki ile, edebiyat ise olanla değil, olabilecek olanlarla ilgileniyor. Edebiyat, kendini herhangi bir zamanla ve gerçeklik ile de sınırlandırmıyor. Bu sebeple bu kültürler ortak yanları olmasına karşın, çeşitli ayrımları da içinde barındırmaktadır.
  • Bu iki kültür arasındaki bir diğer ayrım ise edebiyat ve beşerî bilimler, insan merkezlidir, aynı zamanda “Introspection” dediğimiz, içe dönük bir insanı anlama, kavrama, açıklama, izah etme çabasının ürünüdür. Bilim ise tamamen dışa yönelmektedir.
  • Bilimler özneyi ortadan kaldırdı. Beşerî bilimler de dış dünyayı büyük oranda dışladı.
  • Yazar, bu ayrımlar neticesinde bilim insanlarının hayalden mahrum kaldığını, edebiyatçıların da gerçekten uzaklaştığını ifade etmiştir. Ve bu tespitlerinden dolayı oldukça ağır eleştirilere uğramıştır
  • Kitabın giriş kısmında “Stefan Collini” tarafından yazılmış güzel bir önsöz bulunmaktadır. O, bu tartışmanın yani Snow’un başlattığı tartışmanın bir bakıma çerçevesini çiziyor ve daha sonraki gelişmelerine aktarıyor ve belli açılardan verilen karşı cevapları da özetliyor.
  • Yöntemsel açıdan Türkiye bazında temel eksiklerimizden bir tanesi, hep ikinci elden kaynaklar üzerine yoğunlaşıyoruz. Oysa orijinal ve temel kaynaklara eğilmemiz gerekmektedir.
  • Yazar İki kültür arasındaki büyük ayrımlar neticesinde iki grubun da büyük bir kayba uğradığını ifade etmiştir,. Yazarın üzerinde durduğu bir husus ise bilim insanlarının edebiyattan uzaklaştıkları için hayal güçlerini yitirmesidir.
  • Yazar bu ayrımların temelinde eğitim anlayışlarının yattığını düşünmektedir. Örneğin, İngilizlerin ihtisaslaşma yolundaki eğitim anlayışı, bu ayrımı etkilemiştir.
  • Bu iki kültürün birbirleriyle olan iletişimsizliğinin neticesinde insanlığın kaybettiğini düşünmektedir.
  • Kitap, İngiltere üzerinden olaya bakıyor ama özellikle “İki Kültür”ün son bölümünde küresel bir bağlamda bu konuyu ele alıyor.
  • Edebiyatçılar sanayi devrimini genellikle menfi yönden ele almışlardır. Fakat detaylıca incelendiğinde, sanayi devrimi sayesinde eğitim, sağlık ve gıda gibi alanlarda oldukça büyük gelişmelerin de yaşandığı bilinmektedir. Edebiyatçılar, sanayi devrimini ele alırken bu olumlu yönleri genellikle ihmal etmişlerdir.
  • Yazar bu durumu sadece İngiltere bağlamında inlemiyor ve eğitim anlayışımızın, bilimlere yaklaştığımızın külli, evrensel bir bağlamda yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyor. Bunu yaparken de teorik-pratik ayrımının üstüne çıkmamız, edebi-fen bilimlerinin ötesine geçmemiz, bilimlere bir bütün olarak bakarak ve bunu da insanlığın hayrına yorumlayarak yapmamız gerektiğini düşünüyor.
  • Kitabın 1950’li yıllarda yazıldığı göz önüne alınırsa, günümüzde deneyimlediğimiz bazı yönleri ele almadığı da söylenebilir.
  • Bir dönem fabrikaların yayılmaya başlaması neticesinde İngiltere'de 1800'lü yılların ortalarında böyle fabrikalara gidip fabrikaların aletlerini kıran bir grup işçi oluştu. Bu gruba “luddistler” denmiştir. Yazar bu kavramı kendi lehine kullanıyor ve bizim içinde bulunduğumuz zihin halinin ve eğitimin, kültürün bir neticesi olduğunu ve bu kalıbın da kırılması gerektiğini düşünüyor.